6 Şubat 2017 Pazartesi

Yarım



Nereden bilebilirdik ki bir gün hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını?
Bir gün sana o günkü hasretimle bakamayacak kadar uzakta olacağımı... hiçbir teknolojinin gözbebeklerimizi birbirine o günkü tutkuyla bağlayamayacağını... içten kahkahalarımızın sonsuza dek sürmeyeceğini... o kahkahalarımızın arasında bunları -ihtimalini dahi- düşünmek istemezdik, değil mi? Masumiyetimiz, utangaçlıklarımız, arada kalmışlıklarımız, geleceğe dair bitmek bilmeyen merakımız, heyecanlarımız... Ne diye böyle heyecanla beklemiştik ki geleceği? Sanki bok varmış gibi... Ne diye hayaller kurmuştuk, gerçekleşmeyeceğini bile bile! Ne diye güvenmiştik ki kendinden başkasını düşünmeyen insanlara! Ne diye kendimiz gibi saf sanmıştık herkesi! Neden inanmıştık suyun üstünde yürüyebileceğine, gerçekten iman eden birinin? Yahut nerede yanılmıştık? Tüm bunların ardından yaşımız gelince büyüyemedik diye mi? ‘Yirmi bilmem kaç’ı kovalarken nüfus kağıdımız, hâlâ ne zaman salıncak görsek ayaklarımız bulutlara değer mi diye gökyüzüne daldı gözlerimiz. Ondan mı bunca yanılgımız, hissizliğimiz, yahut fazla hisliliğimiz?

Nereden bilebilirdik ki bir gün tüm kafiyelerin tükeneceğini... artık şiir yazamaz olacağımızı nereden bilebilirdik? Romanların o eski tadı vermeyeceğini artık... bir gün kendimizi ifade etmekten aciz olacağımızı, o günkünden bile ziyade... ağlayacak kadar yüreğimiz kalmayacağını bir gün... kahkahalarımızın dahi anlamını yitireceğini... hepten yiteceğimizi, yitireceğimizi...


Tamamlanmamış bir yazı bu. Ama yazamıyorum daha. Çünkü öyle hislerim var ki zamana dair, doğru sözcükleri seçebilmem için ağlamam lazım. Sadece gözlerimle değil, tüm vücudumla ağlamam lazım. Kalbimin katılaşmasına şahit olan her uzvumla ağlamam lazım. Kıvrılmam lazım bir köşeye, sancı çekmem lazım. Aylardır yapamıyorum bunu. Vaktim yok diyorum, kalbim yok demeye dilim varmadığından. Bağışlar mısınız, boşuna vaktinizi aldım?

2 yorum: