“Bütün ölememişliklerini tek seferde
öleceği gibi, bütün ağlayamadıklarını tek seferde ağladığı gibi, bütün sahip
olduklarını tek seferde yitireceği gibi. Yorulmaz insan bazen. Yorulmaz,
yorulmaz, yorulmaz. Sonra birden bire yoruluverir.”
20 yıl sonra hep gelmeyi reddettiğim kapına bugün geldim. Çok koştum, çok direndim, yorulmam sandım ağlamam sandım kendimi güçlü
sandım. Yapamadım, senden kaçmaya gücüm yetmedi bugün yanına geldim. Yere
yığıldım, elimden tutmana ihtiyacım vardı seni bulmaya geldim. Binlerce şeyi
toplamaya çalıştım tekrar dağıttım, aramızdaki ilişki gibi her şeyi dağınık bıraktım geldim. “Bir bilsen neler yazdım, hepsini yaktım geldim.” Bugün beni
biraz dinler misin? Seni affetmeye geldim. Sana yazmayı çok denedim bugüne
kadar, sesim içimde yarattığın boşlukta kaybolmasa kitaplar yazardım. Yokluğunun miladını, varlığının anlamsızlığını hangi kelime yan yana gelse karşılar bilemedim, en başına alıp sonunu bize sen yaz istedim. Her şeyin
başladığı geceyi hatırlıyorum. Sabahın senin için artık sadece bir saat olduğu,
sonsuz bir karanlığa kendini hapsettiğin geceydi. Ben her şeyden habersiz senin
beni yatırdığım yatağımda uyurken sen kardeşini toprağa vermek için gittiğinde
o toprağın içine kendini de gömecektin. O geceden sonra sabahın olmasını çok
bekledim ben biliyor musun? 21 aralık, unvanını senin bana tutturduğun nöbetle
kaybetti. O geceden sonra ne en uzun gece dünyayla güneş arasındaki ilişkiye
bağlıydı, ne benim geçirdiğim seneler aldığım nefes sayısına. İnsan mantığını
acıyla savaşması için bir tarafa koyduğunda dünyanın bütün ölçüleri kalpte
toplanmaya başlıyormuş. Babayla büyümek de senin yanımda duran bedeninle ölçülmüyormuş
zaten. Varlığını kalple ölçmeye çalıştığımda çıkan yokluğun bana 20 yıldır ağır
gelmezken şimdi beni yere yığabiliyormuş. İnsan kendini güçlü göstermek için
giydiği zırhının içinde eriyip gidebiliyormuş. Bugün geri döndüğünden beri bana
uzattığın eli yerden kalkmak için tutmaya geldim. Senden uzaklaşmak için
aldığım tüm yollarda kaybola kaybola seni bulmaya geldim. “Annemi bıraktım
sana, kimsesiz geldim. Çocukluğumun söküklerini dikebilir misin?”
Senden af dilemekle seni affetmek arasındaki araftan çıkamadığım için
elini tutmaya geldim. Beni tanımak ister misin? Seni ölüme teslim etme
korkusunun üstümdeki ağırlığı, geçirmediğimiz günlerin pişmanlığıyla yer
değiştirmeden aramızda hiç oluşmayan, oluşamayan aile ilişkisini kurmayı
denesek yarısına gelmeden beni bırakıp gider misin? Seni suçladığım zamanlarda
yüzüne çarptığım kapıları açsam, içeri girer misin? Biliyorum sen de istemezdin
hayatın üstünde bıraktığı izlerin karasını benim de taşımamı. Biliyorum sen de
istemezdin hayatımda fuzuli bir beden olarak yer almayı. Peki ya sen de ister
miydin bir kutuyla zamanı çocukluğuma geri almayı? Baba, ben bugün buraya
geçmişi bırakıp, yeniden başlamaya geldim. Seninle yıllar sonra tanışmaya,
soyadını değil de kalbinden geçen kanı paylaşmaya geldim. Her zaman verip
tutmadığın sözleri arkamda bırakıp sana inanmaya geldim. “Kimse inanmadı sana
bir ben taptım geldim, dönecek yerim kalmadı her şeyi mahvettim geldim. Şimdi
beni biraz sevebilir misin? Ben geldim.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder